İş Bulma Zorlukları

Bugüne kadar karşılaştığım ilginç olaylar dizisini sizlerle paylaşmak istedim. Yaklaşık 1,5 yıl önce Bilgisayar Mühendisliği bölümünden mezun oldum. Mezun olunca insan kendini çok tuhaf hissediyor, üniversiteden kurtulmanın mutluluğu ve bir o kadar da ayrılmanın hüznü… Öğrencilik bitti, profesyonel, meslekî hayat başladı.

İnternet üzerindeki birkaç iş bulma sitesine üye olup iş başvurularında bulundum. Şimdiye kadar tam 11 işyeri ile görüştüm, sonuç: yabancı uyruklu olduğunuz için sizi işe alamıyoruz! İşin ilginç tarafı ise bunu söyleyen çalışanlardan bazıları yabancı firmalarda çalışıyorlar.

Aranan nitelikler arasında en önemlisine sahibim: çok dillilik. Fakat çoğu şirketin iş ilânlarına baktığınızda ilk olarak aranan şey “en az 2 yıllık tecrübe” olması. Yabancı olmak neyse de, yeni mezunlar tecrübe edinmeden nasıl iş sahibi olacaklar?  Bir de aranan niteliklerden en azına sahip fakat en iyi pozisyonlarda çalışanlara ne demeli? Bu zamana kadar öğrendiğim şey iş dünyasının paradokslarla dolu apayrı bir evren olduğu…

İş yeri sahipleri de mühendis veya programcı olmayınca durum biraz daha zorlaşıyor. Çünkü her iki taraf birbirine kendisini ifade etmekte zorlanıyor. İşte bu noktada tecrübeli çalışanların devreye girmesi gerekiyor.

Kimimiz yandık, kimimiz ise uyandık. Yanmadan uyanmak dileğimle…

Güzel Türkçe’miz

Bir ulusun en temel öğesi dildir. Dil, ulusun kimliğidir. Dil kaybedilirse, bulunduğunuz ulusun benliğini de kaybetmiş olursunuz. Nitekim Türk halkı yaşadığı ortama uyum sağlayarak gerek çevredeki dilleri gerekse de özenilen dilleri Türkçe’ye katarak “farklılaşma” çabasında bulunmuştur ve bulunmaktadır. 

Bir dilin zengin olma özelliği yapısıyla ilgilidir. Türkçe, Ural-Altay dil ailesine bağlı olduğundan dolayı en zengin dillerden biridir. Çünkü sondan eklemeli bir dil olması nedeniyle sözcük türeterek kendini yenileyebilme özelliğine sahiptir. Bir dildeki sözcük sayısının fazlalığı o dilin sözlük zenginliği olup, kullanımını zorlaştırmaktadır. Örneğin Arapça’da “fil” için 300 sözcük bulunuyorken, İngilizce’de düzensiz eylemlerde (irregular verbs) 3 farklı gösterim vardır (go-went-gone, v.b.). 

Türkçe, Türklüğün var oluşundan bu yana çağlar boyunca var olmuştur. Öyle ki, 5000 yıl önce yaşayan Dukha Türkleri’nden günümüz Altay, Kırgız, Uygur, Türkmen, Tatar ve daha birçok boyun kullanımında belli ölçüde farklılık göstermiştir. Fakat her boy, bulunduğu ortamdaki ulusların dillerindeki sözcükleri Türkçe’ye katarak esas farklılaşmayı sağlamışlardır. Genel bir özetleme olarak Kuzey ve Orta Asya’da bulunan Türkler Rusça ile Çince’yi, Güney Asya’da bulunan Türkler Farsça ile Arapça’yı, Doğu Avrupa’da bulunan Türkler Slav dillerini, Güney Avrupa’da bulunan Türkler de Balkan dillerini Türkçe’ye katarak farklılaşmayı sağlamışlardır. Farklılaşmak, en Batı’daki Türk ile en Doğu’daki Türk’ün anlaşabilmesini belli ölçüde zorlaştırmıştır. Bu nedenden ötürü lehçe, şive ve ağız gibi kavramlar ortaya çıkmıştır.

Ey Türk Oguz begleri, işitiñ! Üze Teñri basmasar, asra yir teliñmeser, Türk buduñ, iliniñ, törüniñ kim artatı udaçı erti? Türk buduñ, ertiñ, öküñ!

Her Türk boyunun ses yapısına bağlı olarak belli abecesi var olmuştur. Bugüne değin birçok abece kullandık, Orhun-Yenisey, Uygur, Sanskrit, Moğol, Çin, Arap, Yunan, Kiril ve Latin. Günümüzde Türkistan’daki Türkler Kiril abecesini, Uygurlar Farsça’dan türetilen abeceyi, Anadolu ve Avrupa Türkleri olarak da Latin abecesini kullanmaktayız.

Bunların dışında Türkçe’nin farklı abecelerle kullanımının doğruluğu bulunmamaktadır. Gagavuz Türkleri konuşma dilini yazı dilinde kendi Latin türevi abeceleriyle kullanırken, Kosova ve Makedonya Türkleri resmi kurum ve kuruluşlarda Türkiye Türkçesini kullanmakla birlikte resmi olmayan yazışmalarında Arnavutça yada Sırpça Latin abecelerini kullanmaktadırlar. Böyle bir kullanım yanlış olup bölgenin tamamen Türkiye Türkçesi kullanımını yada bölgeye ait olan bir abece geliştirilmesini gerektirmektedir. Çünkü abece, ağız ve dil farklılıkları uyumsuzlukları ortaya çıkarmaktadır. Uyumsuzluklar ancak ve ancak sağlam dil öğrenimi ile düzeltilebilir. Bu durumda bölgedeki Türkler hem Türkçe’yi (gerek bölgesel, gerekse resmi) hem de bulundukları ülkenin dil(ler)ini düzgün öğrenmiş olacaklardır.
NOT: Kosova Türkçesi’nde “düzgün Türkçe” anlamındaki “istilâyçe” doğru olmayıp, “istilâ eden dil” anlamındadır.

Bir Sınav Klâsiği

Bugüne kadar geldiğimiz yerlere birtakım “sınavlar” aracılığıyla eriştik. Peki bu sınavlar nelerdir, ne değildir? Sınav, sözcük anlamı olarak bilgi derecesini anlamak için yapılan yoklamadır, sözlü ve yazılı olabilir, çoktan seçmeli olabilir. Birçoğumuz çoktan seçmeli sınavlara alışkınız, ne de olsa çözme ve okuma maliyeti düşük bir yöntem.

Çözdüğümüz sınavlarda acaba bilgimizi ne kadar yokluyoruz? Gerçekten biliyor muyuz? Yoksa x’in yerine çoktan seçmeli yanıtlardan birini yerleştirerek çıkarım mı yapıyoruz?

Uygulamalı ve kuramsal bilimler bilinmeyen değerin yerine verilen bir değeri koyarak çıkarım yapmakla gerçekleşmez. Trigonometrideki, sözcük bilimindeki, insan vücudundaki ve daha birçok alandaki “bilinmeyenler”, sadece çıkarımlarla değil, kanıtlarla gerçekleşir.

Bugün Kosova’daki “Olgunluk Sınavı” sonuçlarının açıklanacağı haberini aldım, biraz heyecan verici, biraz da üzücü bir durum. Mezuniyet Sınavı adı altında olsaydı daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Zamanında ben de aynı sınava girdim fakat tatmin olmamıştım, nitekim sonraki yılların çıkmış sorularına bakınca da yine hâyâl kırıklığına uğradım. Çeviri ve yazım kuralı hatalarıyla dolu bir sınav!

Bu sınavdan geçemeyen öğrencilere şaşıyordum, çünkü sınav oldukça basit. Ancak öğrencilerin sorularını anlayamamalarının nedenini sınav sorularına bakınca anladım. Hangi ders olursa olsun, çeviri hataları fark edilir düzeyde bulunmakta. Ayrıca Türkçesi bulunan ve bilinen sözcüklerin Lâtince ve Fransızca sözcüklerle yazımı da hoş karşılanabilir bir durum değil.

Önümüzdeki yıllarda bu durumun önüne geçilerek daha anlaşılır, yalın bir Türkçe ile sınavların gerçekleşmesini umuyorum. Bilinmezliğe doğru değil, bilime doğru sürüklenin. Ayrıca dil, varlığınızın en somut kanıtıdır, koruyun…

Kadının Bilişimdeki Yeri ve Önemi

Uzun zamandır bilişimciler arasında tartışılan bir konudur. Tartışılmasının nedeni ise erkeklerin kadınlara göre daha iyi bilişimci olduğunun düşünüldüğüdür. Fakat bu düşünce tamamen yanlıştır. Çünkü bilişimin temellerini kadınlar atmıştır ve bugün mesleğimizi onlara borçluyuz.

Ada Lovelace, Charles Babbage’in Analitik Makinesi için Bernoulli sayılarını hesaplayan algoritmayı geliştirdiğinden “ilk programcı” olarak bilinmektedir.

Grace Murray Hopper, Harvard Mark I adlı bilgisayarın programcılarından olup “ilk derleyiciyi” geliştirmiştir.

Margaret Hamilton, Apollo11 uzay aracının yazılımı gerçekleştirdiği için “ilk yazılım mühendisi” ünvanına sahiptir.

Kay McNulty, Betty Jennings, Betty Snyder, Marlyn Wescoff, Fran Bilas ve Ruth Lichterman genel kullanım amaçlı ilk elektronik bilgilsayar olan ENIAC’ın programcılarıdır.

Yukarıda bahsettiklerim bilgisayar bilimleri ve mühendisliğinin ilklerini gerçekleştirip temelini adan “kadınlar”dır. O yüzden “kadınlar yapamaz” gibi düşünce kabul edilemez.

Bu yıl Aydın’da gerçekleşen Akademik Bilişim Konferansında bir seminerde “BT’ci kadın olmaz” diyen ünlü bir firmanın konuşmacısının sunumunda ne yazık ki bulundum. Kendisine benim gibi birçok bilişimci tarafından pek olumlu bakılmadı ve hatta kınandı. Her ne kadar güzel bir geçmişiniz olursa olsun, kariyerinizin en yüksek yerinde olsanız da, hiçbir zaman ayrımcılık yapmamalısınız. Çünkü işinizi sizden her zaman daha iyi yapabilen biri çıkabilir, özellikle kadınlar.

Bilgisayar Mühendisliği Üzerine

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, bir mesleğe ve ünvana sahip olmanın verdiği mutluluk paha biçilemez. Çok yakın zamanda Bilgisayar Mühendisliği bölümünden mezun oldum ve artık bu ünvana sahip oldum.

Peki Bilgisayar Mühendisliği nedir?

Bilgisayar Mühendisliği, genel olarak, bilişim sistemlerini yazılımsal ve donanımsal olarak inceleyen bir mühendislik dalıdır. Fakat bazı ülkeler ise mesleğimize Bilgisayar Bilimleri adını vermektedir. Bu alan da içerisinde Yazılım, Donanım ve Bilgisayar Bilimleri olmak üzere üç ana bilim dalına ayrılmaktadır.

Bu bölümü okuyan ve okumayanlara en önemli önerim, uzmanlaşmak istediğiniz alanı iyice inceledikten sonra seçmenizdir. Örneğin, kendim yazılım alanındaki web geliştirme ile ilgilendim ve PHP/MySQL ile uğraşmaya başladım. Fakat bu diğer alanlarla ilgilenmeyeceğiniz anlamına gelmez. Günümüz teknolojilerini mutlaka takip etmeliyiz. Bir bilgisayarı veya cep telefonunu satın alacağımız zaman hem yazılımsal hem de donanımsal özelliklerini bilmemiz gerekiyor.

Bu mesleği edinmeden önce bilinmesi gereken en önemli şey, İngilizce’dir. Çünkü bu mesleğin ana dili İngilizce’dir. Nasıl ki Latincesiz Tıp düşünülemez ise İngilizcesiz de bilişim sistemleri düşünülemez. Bütün sistemlerin temeli İngilizce ile yapılmıştır. Peki bu sistemlerin kâşiflerinin çoğu İngiliz olmamalarına rağmen neden bu dili seçtiler? Çünkü 18. ve 19. yüzyıllardaki sanayi gelişimi Almanya, İngiltere ve Amerika’da gerçekleşti. Yaklaşık 200 yıl önce Amerika gelişmekte olan bir ülke durumundayken Avrupa’nın değişik bölgelerinden bilim adamları ve mühendisler Amerika’ya göç ederek çalışmalarıyla sanayiye katkı sağladılar. Bu nedenden dolayı herkesin çalışması İngilizce ile oldu. Örneğin, Hırvat asıllı Nikola Tesla, Yahudi asıllı Alman vatandaşı olan Albert Einstein, Polonya asıllı Marie Skladowska Curie gibi bilim insanları çalışmalarına İngilizce ile devam ettiler. Öyle ki temeli bu dil ile yapılmış sistemlerin yeniden derlenmesi güç olacaktır. Bu nedenden dolayı “LÜTFEN” yabancı dil öğrenmeye özen göstermenizi öneririm.

Resmi yazışmalarınız yanı sıra yazacağınız programlar da İngilizce’dir. Örneğin, if, case, continue, try, catch, class, interface gibi ifadeler ile programlama sağlanmaktadır. Dil ile birlikte hayal gücünüzü de kullanmayı unutmayın. Bu bölümü kazananlara ve bu bölümden mezun olanlara hayatlarında başarılar diliyorum…

Noel’e Dair

Noel nedir? Kimler tarafından neden kutlanır? Noel Baba var mıdır? Çam ağacı neden süslenir?

Bilinen genel bilgilere göre Noel, Hz. İsa’nın doğduğu gecedir. Bu nedenden dolayı Katolik Hristiyanlarca 25 Aralık’ta (Gregoryen Takvim), Ortodoks Hristiyanlarca 7 Ocak’ta (Jülyen Takvim) kutlanır. Peki neden kutlanır? Bunun sebebi aslında Hristiyan inancı gereği yapılan birşey değildir. Aksine, Roma İmparatoru Konstantin tarafından düzenlenen Birinci İznik Konseyi (Concilium Nicaenum Primum)’nde oy birliğiyle kabul edilen nedenler arasında yer alır. Bu konseyde dönemin paganlarına (putperest) Hristiyanlığı en uygun bir biçimde yayma plânı yapılmıştır. Paganlar ve Hristiyanlar arasındaki anlaşmazlığı her iki tarafın inanışlarını birleştirerek çözüm yoluna gidilmiştir. Böylelikle paganlarca en kutsal sayılan Güneş inançları Hristiyanlığa geçmiş oldu.

Güneş, Dünya’daki tüm pagan inançlarında (Gök Tanrı inancında bile) en kutsal sayılan varlıktır. Pagan inançlarının tümüne göre Güneş her şeyin başıdır. Örneğin, Antik Yunan inancındaki Zeus ve Antik Mısır inancındaki Amon Ra, Güneş simgesi ile gösterilmiştir. Peki bunların Hz. İsa ile ne ilgisi var? Şöyle ki, İznik Konseyi sonrasında Hristiyanlarca görüş ayrılıkları olmuş ve bundan dolayı çeşitli mezhepler ortaya çıkmıştır. Ortaya atılan ve günümüzdeki birtakım Hristiyanlarca da kabul görülen görüşlerden birisi de Hz. İsa’nın Tanrının kendisi olduğudur. Kendisine oy birliğiyle (!) Tanrısal makamın uygun görülmesiyle birlikte O’nu Güneş ile simgelediler. Böylelikle putperestlerce Güneş Tanrısının doğum günü olarak kutlanan gün, Hz. İsa’nın doğum günü olarak değiştirilmiştir (Noel, Latince ‘natalis’ sözcüğünden türemiştir, ‘doğum’ demektir.)

Noel Baba, Aziz Nikolas (St. Nicolaus)’ın kendisidir. Rivayetlere göre kuzey kutbunda yaşadığına inanılan çocuk sevdalısı sevimli bir kişidir. Aslında Lykia’nın Myra yöresinde (günümüzde Antalya’nın Demre ilçesi) yaşamış bir azizdir. İyi kalpliliği ve cömertliği ile tanınmıştır. 11. yüzyılda İtalyan denizciler tarafından kemikleri Myra’dan İtalya’nın Bari şehrine taşınmıştır.
Not: Üzerindeki kırmızı elbise İran kumaşıdır.

Çam ağacı süsleme geleneği ilk defa Gök Tanrı (Şaman) inancına bağlı Türkler tarafından uygulanmış bir ayindir. Çam ağacı, uzun yaşayan ve dayanıklı olması sebebiyle Tanrı’ya adak adamak için süslenmiştir. Süslemeler genellikle dallarına kurdele bağlanarak yapılmıştır. Bu gelenek hâlen başta Anadolu olmak üzere birçok coğrafi bölgede farklı türdeki ağaçlar üzerinde “Dilek Ağacı” şeklinde görülmektedir. Ağacın altına Tanrı’ya sunulan adaklar bırakarak, bağlılıklarını dile getirmişlerdir. Gök Tanrı inancına göre adak, insan dışındaki her şey demektir. Bazen adak olarak sunulması istenen hayvanlar, şaman tarafından affedilip kutsal olarak sayılmıştır. Bu nedenden dolayı Gök Tanrı dininde eski pagan inançlarına göre adak adamak için kan dökmek az rastlanan durumlardan biridir. Bu gelenek Hun ve Avarlar’ın Avrupa’ya göç etmesiyle Hristiyanlığa geçmiş ve günümüzde hâlen uygulanmaktadır.

Bir Varmış, Bir Yokmuş

Bir vardı, bir de yoktu diyeceksin. Kimisinin gelişi gidişinden önce, kimisinin de gidişi gelişinden önce olacak. Bazılarına sevinecek, bazılarına üzüleceksin ve sonra karanlık düşlerde yüzeceksin. Attığın her kulaçta kendini bulacak, aydınlığa ulaşacaksın.

Hem birdik, hem de çoktuk diyeceksin. Herkes şaşırsa da tuhaf denkleme anlayamayacaklar çoklu birliğin ne olduğunu ve zamanla anlamsız katsayılarla bölecekler denklemin eşitliğini. Böylelikle her iki tarafta derecesi ve bilinmeyeni anlaşılamayacak kadar karmakarışık bir eşitsizlikle karşılaşacaksın.

Bazen açtık, bazen de toktuk diyeceksin. Fakat her açlıkta bir “varlığı”, her toklukta da bir “yokluğu” göreceksin. Sonra kendine her fırsatta sınav yapacak ve her sınavdan farklı sonuçlar bekleyeceksin. Kimi zaman gerçekten farklı, kimi zaman da tamamen aynı olacak. Ve şunu bileceksin; “neydim?” değil, “ne oldum?” diyeceksin.

Aşka ve Sevgiye Dair

Bazıları vardır aşkı bulduğunu sanır, bazıları vardır aşkı derinden tanır. Sevgiyle aşkı birbirinden ne ayırır? Aşk, evrende tanımsız kalmış tek duygudaşlıktır. Her felsefe akımı tanımlı olması için çalışmalar yaptıysa da kesin bir sonuca ulaşılmamıştır. Sevgi ise herhangi bir varlığa nedenli veya nedensiz bir şekilde bağlılık duygusudur. Bu tanıma göre aşk, sevginin yoğun hâlidir diyebiliriz.

Peki hayatımızda aşka ve sevgiye ne kadar yer veriyoruz? Aşkı kim(ler)e, sevgiyi kim(ler)e besliyoruz? Aşık olmak sadece bir sevgilimizin olup onunla sürekli vakit geçirmemiz anlamına gelmez. Aşk, Tanrı’yı yoğun sevmek, O’na içten ibadet etmek, O’nun yolundan yürümek ve O’na şükretmektir; hem şimdiki hem de gelecekteki geniş ailemizle birlikte olmaktır. Sevginin ise çeşitleri vardır, kardeş gibi sevmek, arkadaş gibi sevmek, az sevmek, çok sevmek gibi.

Her ne kadar ikisi farklı olsa hem sevdiklerimizin hem de aşık olduklarımızın değerini bilmeliyiz. Çünkü zaman bazen çok değerliyken düşman olarak karşımıza çıkıp sevgiyi de aşkı da alıyor yüreklerimizden. Bazen şeytanla dost olup günah işliyoruz ve Tanrı’ya olan bağlılığımız bir anda sönüveriyor, bazen birine yalan söyleyip güven kaybediyoruz, bazen başkalarının duygularıyla oynayıp zalim oluyoruz, bazen yakışmayan davranışlarda bulunup kendimiz olmuyoruz ve bazen değer verdiklerimiz bir anda hayata veda edip geri gelmiyorlar ve bazılarımız tüm bunların farkında bile değil. O yüzden aşkla ve sevgiyle her kime veya neye bağlıysak değerlerini bilmeliyiz.

Aşk ve sevgi bir günlük değil, her günlüktür, bir yaşamdır. Ey yüreğimin derin mabetlerinden eksilmeyen aşkım, varım, varlığım, imtihanım!..